Görüş: Balkanlardaki Dini ve Kültürel Gelişmeler ve Türkiye

Share this history on :
Balkanların Osmanlılarla birlikteliği XIV. asırdan itibaren devam etmektedir. Aslında bundan önce de Anadolu'da İslam anlayışını yayan ve yeni kurulacak devletin doktrinel mayasını oluşturan sufiler Balkanlara gelmiş ve birçok sıkıntı ile karşı karşıya kalmış halkların yaralarına merhem olmaya çalışmıştır. 

Bu dönemin insancıl ve dini anlayışının tecrübesi, iki asıra yakın bir süre boyunca, Balkanlarda Sarı Saltık ismiyle özdeşleşmiştir. Sarı Saltık tarihi bir şahsiyetten çok, Balkanlara İslamı sadece dini mükellefiyetlerle değil, kültürüyle, medeniyetiyle, sanatıyla, edebiyatıyla getiren seyyah sufilerin toplumsal tecrübelerini temsil etmektedir. Osmanlı devletinin yerleşmesi ve bölge halklarının Osmanlı idaresi altına girmesinden sonra da paradigma değişmemiştir. 4-5 asırlık Osmanlı dönemi, milletler salatası olan Balkanlara barışı getirmiş ve bu dönemde Balkanlar en uzun huzur dönemini yaşamıştır. Olay sadece Müslümanlığı kabul eden halklar olan Arnavutlar ve Boşnaklar açısından değil, Hristiyan kalan diğer halklar için de aynı eksende devam etmiştir. Müslümanlığı benimsemeyen topluluklar da kendi dinlerini ve kültürlerini hür bir şekilde devam ettirmişlerdir. Osmanlı döneminde devlet tarafından yönetilen soykırım, asimilasyon veya yaşadıkları bölgelerden çıkartma gibi hiçbir doküman ve projeye rastlanmamaktadır. Binaenaleyh Osmanlı yönetim tarzı din, dil ve ırk farkı gözetmeden insanları insani değerlere uygun bir şekilde yaşatma merkezli bir anlayış olarak Balkanlarda uzun süre kalabilmiş ve çok-etnisiteli ve çok dinli Balkan toplumuna huzur getirmiştir. Osmanlı döneminde Balkan Müslümanlarının benimsedikleri dini anlayış, mükellefiyetleri açısından, yani kelam ve fıkıh görüşlerinde Maturidi-Hanefidir. Bunun yanı sıra Allah'a yaklaşmak ve insanı topluma kazandırmak konusunda tasavvufi anlayış her zaman önde tutulmuştur. Buradan hareketle toplumun her kademesinde, İslam dini kültür, sanat ve edebiyatla süslenmiş ve nevi şahsına münhasır bir medeniyet paradigması oluşturmuştur. Böylelikle Balkan insanı, erdemli insan yetiştirmek ve kamil insan etrafında bir olmak paradigması ile yetişmiş ve yaşamıştır. Sufi paradigması, etkisini dinin sadece kuramsal yerleşmesinde değil, aynı zamanda toplumsal hayattaki görünümlerinde de göstermiştir. Aslında Balkanlarda şehirlerin kültür antropolojisi tasavvuf antropolojisinin bir devamı ve biçimsel yönüdür. Osmanlı toplumu aslında bir insan-ı kamil anlayışının mekan dahilinde, yatay şekilde yer almasıdır. Sufi antropolojisinin tüm kuramsal tecrübesi, kemale ve yüceliğe ulaşmış insan olan insan-ı kamil, evrensel ve ideal olan insan-ı külli ve mutlak ve ruhani olan insan-ı mutlak terkipleri ve ifadeleri etrafında toplanmıştır. Balkanlardaki Osmanlı toplumu tüm bu karakteristikleri içinde barındırmaktadır. Kur'an insanı, ilahi hilkatin içerisinde kemalin ve güzelliğin birinci derecedeki örneği olarak tarif etmekte, o aynı zamanda kendisinde maneviyatı ve maddiyatı barındırabilen, mikrokozmik ve makrokozmik eşkalin yoğunluk kazandığı obje, meleküt ile şehadet alemini birbirine yaklaştıran bir varlıktır. Balkanlarda Osmanlı toplumu, cami, tekke, hamam, kervansarayı ile budur. -Osmanlı Devletinin çekilişinden sonra Balkanlar Balkanlarda asıl problemler 19. yüzyılın otuzlu yıllarından başlamış ve Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra zirve noktasına ulaşmıştır. 19. yüzyılın ilk yarısında başlayan isyanlar peyderpey yeni milli devletlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmış, bu yeni devletler ise Osmanlı anlayışını ayakta tutan tüm müesseseleri ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Balkanlarda yeni kurulan devletlerin acımasızca saldırdıkları en önemli müessese, hiç şüphe yok ki tekkelerdir. Birçok tekke yıkılmış, şeyhler öldürülmüş veya dervişleri ile beraber yaşadıkları bölgelerden uzaklaştırarak Türkiye'ye göç ettirilmiştir. Boş kalan maneviyat alanı ise devlet tarafından atanan devlet imamları vasıtasıyla doldurulmaya çalışılmıştır. Kısacası, dini temsil edenler ile dindarlar arasında bir boşluk ve mesafe yaratılmıştır ki, bu mesafe maalesef birçok konuda günümüze kadar aşılamamıştır. 1919 yılından sonra (büyük ölçüde Arnavut ve Boşnaklardan oluşan) Balkan Müslümanları birkaç devlete parçalanmış ve bir araya gelme imkanları yok edilmiştir. Kurulan yeni devletler toplumu yönetmekte kullandıkları insanlık dışı tavırlarla, hiçbir zaman toplumsal huzuru sağlayamamıştır. Devlet şiddeti ve terörü İslam dinini ve Müslüman kültürünü temsil eden bina ve müesseseleri hedef almış ve bölgede yaşayan Müslümanlar bir kültür bunalımı ve kargaşası içerisine girmişlerdir. Eski Yugoslav krallığının kurulduğu bölgede, Müslümanlar Bosna-Hersek, Kosova ve Makedonya'da ve daha az sayıda Sırbistan ile Karadağ'da kalmışlardır. Bu bölgelerden de planlı ve programlı şekilde göçe zorlandıkları için sayıları epey azalmıştır. Müslümanlara karşı baskılar, Yugoslav krallığının yıkılışından ve İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan komünist Yugoslavya'da da devam etmiştir. Bu dönemde baskılar, Komünist Parti'nin iş başına geldiği Arnavutluk'ta da başlamıştır. Arnavutluk'ta 1967 yılında komünist yönetim dini mabetleri tamamen kapatmış ve birçoğunu yıkmış ve durum doksanlı yıllara kadar böyle devam etmiştir. Yugoslavya'da Arnavutluk'tan farklı olarak mabetler kapatılmamış, fakat İslam Birlikleri devletin sıkı takibi altında faaliyet gösterebilmiştir. Yetmişli ve seksenli yıllardan itibaren Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya ve Sancak bölgelerinden Kahire, Şam, Medine, Beyrut ve Trablus İslam üniversitelerine öğrenci olarak gidenler döndüklerinde, halkın alışık olmadığı şekilde ve Osmanlı döneminden tanıdıkları geleneksel anlayıştan farklı bir İslami anlayıştan bahsetmeye başlamışlardır. Fakat doksanlı yıllara kadar bu yeni dini tarz pek etkili olamamış ve bu tarihten itibaren esen demokrasi rüzgarları, aslında toplumsal hayatın tüm alanlarına bir anarşik durum dayatmış ve bu durumdan İslam birlikleri ve Müslüman dindar toplum da hissesini almıştır. Bu tarihlerden itibaren durum küçük farklılıklarla Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya, Arnavutluk ve Sancak bölgelerinde benzerlik arz etmiştir. Dünyada gerçekleşen değişikliklerin de etkisi ile özellikle Arap dünyasındaki bazı üniversitelerden gelen mezunlar, halkın inandığı geleneksel din anlayışının hurafelerle dolu olduğunu ve selefi anlayışa dönülmesi gerektiğini söyleyerek, değişik dernekler vasıtasıyla yerleşmeye ve yayılmaya başlamıştır. İşte bundan sonra Bosna-Hersek'te, Kosova'da ve Makedonya'daki savaşlar, Arnavutluk'taki yönetim krizleri meydanın boşalmasına sebep olmuş ve bu gibi sert ve kaba din anlayışlarının yayılmasını kolaylaştırmıştır. Tabii ki durum Irak ve Suriye'deki savaşların başlamasıyla had safhaya ulaşmış ve dünyanın her tarafında olduğu gibi bu sert tavırlar İslam'ın imajına zarar vermiş, diğer taraftan da islamofobik tepkiler ve tavırlar artmıştır. -Osmanlının çekilişinden sonra Balkanlar ve Türkiye Osmanlının çekilişinden sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlarla ilişkilerinde bir kopukluk yaşandığı bir gerçektir. 1992 yılında Bosna-Hersek Savaşı'nın başlamasına kadar, Balkanlardan Türkiye'ye okumak için giden öğrenciler yok denecek kadar azdı. İşte bu tarihten sonra eğitim ve öğretim alanında ilişkiler başlamış ve Balkanlardan giden öğrenciler Türkiye'ye kabul edilmiştir. İlahiyat eğitiminde de durum aynıdır: yani Balkan öğrenciler Türkiye'deki ilahiyat fakültelerine ancak bu tarihten sonra gitmeye başlamıştır. Ancak esas olarak bu kopukluğun ortadan kalkması ve Balkanlar ile Türkiye arasında kültür, sanat ve ilahiyat alanlarında ilişkiler kurulması, Türkiye'de AK Parti'nin iktidara gelmesi ile başlamıştır. Bu yıllardan itibaren Türkiye Balkanlarda yaşayan Müslümanlarla ve İslami mirası teşkil eden kültürel yapılarla ciddi olarak ilgilenmeye başlamış ve resmi kurumlar vasıtasıyla, Balkanların Türkiye ile ortak kültürünü temsil eden sözel ve yapısal kültür yeniden kazandırılmaya başlanmıştır. Tabii ki bu miras sadece Türkiye'ye ait değildir, çünkü zamanda Balkan halklarının da öz kültürünü temsil etmektedir. Yeniden geliştirilen ilişkiler sadece kültürel alanla sınırlı kalmamış, aynı zamanda eğitim, sağlık ve sosyal hayatın diğer tüm alanlarında Balkanlarda yaşayan halklara yardım edilmeye çalışılmıştır. Dünyanın ve özellikle Balkanların çok sıkıntılı olduğu bu dönemlerde, daha doğrusu sert ve kaba İslam anlayışını savunan grupların türediği ve Müslümanların terörizm ile suçlandıkları bir dönemde, Türkiye Cumhuriyeti ve bölgede ona bağlı olarak faaliyet gösteren merkezler, her zaman demokrasiye, insan haklarına, ifrat ve tefritten uzak durmaya, sanatlı, edebiyatlı ve kültürlü bir din ve toplum anlayışına ve evrensel prensiplere uygun hareket etmiş ve Balkan toplumuna bu insancıl tohumları ekmeye çalışmıştır. Son dönemde Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri, gelenek ve modernite arasındaki mesafeyi ortadan kaldırabilecek bir değerler sistemi ortaya koymakta ve bunları toplumsal alanda cesaretle tatbik etmeye çalışmaktadır. Fakat buna mukabil karşı taraftan, hür düşünen hiçbir insanın anlayamayacağı, akıl almaz bir baskı görmektedir. Batılı belli çevrelerden empoze edilen Avrupa merkezli düşünce sistemi kendi içinde başarılı olamamış ve son yüzyılda birkaç defa insanlığın huzurunu bozmuştur. Türkiye Cumhuriyeti, dünyada İslamı ve Müslümanları lekeleyen, aşağılık kompleksini besleyen ve diğer taraftan teröre başvurarak Müslümanların imajını zedeleyen yapılara da karşı koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti, son dönemde, sadece Müslüman toplumların deformasyonlarına değil, aynı zamanda Müslümanlara yöneltilen İslamofobi ve "ontolojik üstünlük" düşüncelerine de şiddetle karşı çıkmıştır. Yani Balkanların kozmopolit yapısını da göz önünde tutan Türkiye, her zaman teröre, sert ve kaba din anlayışına, kültürsüzlüğe karşı faaliyetler yürütmüş ve devamlı özünü bilen, ibadeti sadece görünüşte değil içinde de hisseden, diğerlerine saygılı bir din ve kültür anlayışını sergilemiştir. Balkan halklarının Osmanlı döneminden aşina oldukları din ve kültür anlayışı da zaten budur. Bundan dolayı hem yerli halkların hem de dışardan meseleyi yorumlamaya çalışanların, Türkiye Cumhuriyetinin çok-etnisiteli, çok-mezhepli ve çok-kültürlü bir eksene sahip bu samimiyetini görmesi gerekmektedir. Bu gerçeği görüp tespit etmek, özellikle bölge insanı için ehemmiyet arz etmektedir. Bunun en önemli nedenleri ise şöyle sıralanabilir: - Türkiye Cumhuriyeti, Balkan halklarının öz ve ortak kültürünün ürünü olan unsurları yaşatmakla, Osmanlı döneminden bu yana bölgede devam edegelen ve günümüzde de en çok ihtiyacımız olan hoşgörü, sevgi, saygı konseptlerinin yeni bir canlılık kazanmasına yardımcı olmaktadır. - Türkiye Cumhuriyeti ve bölgede faaliyet gösteren kültür ve yardım merkezleri, insan ve toplum konularında baskıdan uzak ve insancıl bir yaklaşım sergilemektedir. Maalesef böyle bir yaklaşımı biz Balkan halkları uzun zamandır unutmuştuk. Çünkü son yüzyılda her kim geldiyse sadece bölmüş, parçalamış ve kanımızın dökülmesine sebep olmuştur. - Türkiye Cumhuriyeti bölgede asla ve hiçbir zaman, zorlayıcı ve baskıcı bir dini faaliyette bulunmamıştır. Tam tersine, cumhurbaşkanından son memuruna kadar, şiddete başvuran ve Müslümanları ciddi sıkıntılara sokan anlayış ve gruplara karşı olduklarını her zaman söylemiş ve onların etkilerinin geniş kitlelere yayılmaması için elden gelen gayretini göstermiştir. - Türkiye Cumhuriyeti bölgedeki devletleri yöneten yetkililerle, toplumsal hayatın tüm alanlarına yansıyacak iyi ilişkiler içerisinde olmayı esas alan bir siyaset yapmaktadır. Bunun örneğini sadece Arnavutluk, Kosova ve Bosna-Hersek gibi çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde değil, Makedonya, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan gibi çoğunluğu Hristiyan olan ülkelerle ilişkilerinde de açık olarak görmekteyiz. - Türkiye'nin bölgede mevcut olması, buralarda yaşayan halkların öz kültürlerini yaşamalarına ve hoşgörünün artmasına sebep teşkil edecektir. Zaten son dönemlerde yapılan faaliyetlerin de bu doğrultuda olduğunu açıkça görmekteyiz. - Aynı zamanda Türkiye'nin bölgede mevcut olmasının, dini aşırılıkların ve şiddetin önüne geçilmesinde en önemli etken olacağından asla şüphe duyulmamaktadır. - Türkiye'nin dini anlayışı, kültürlü, sanatlı ve insanı yaşatmayı hedef seçmiş bir anlayıştır ki Balkanlarda yaşayan bizlerin en çok ihtiyacı olan da bu anlayış olsa gerektir. Hiç şüphesiz sıralanan gerçekler daha da çoğaltılabilir. Fakat en önemlisi, olayları gerçekçi bir gözle değerlendirip çifte standartlardan uzak durmaktır. Gerçekçi olmayan ve komplo teorilerine dayanan tespitlerden en çok zarar görecek olan yine biz, Balkanlarda yaşayan halklar oluruz.