Bulgaristan, “kölelik” olarak adlandırdığı kendi tarihsel geçmişini silmeye çalıştığı sürece modern bir devlet olamaz. Ülkenin ihtiyacı olan şey, etnik temelli değil, yurttaşlık temelli; kan mitlerine değil, hukuk devletine dayanan yeni bir ulusal projedir.
Bulgaristan çok eski ve derin bir sorunla yaşamaktadır: Ulusal kimliği, ne olduğuna dair bir muhasebeden ziyade, ne olmaktan korktuğuna dair ısrarlı bir kaçış üzerine kuruludur. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Bulgar ulusal tahayyülü, bir “mesafe alma” projesi olarak gelişmiştir: Doğu’dan, imparatorluktan, “geri kalmış” olandan ve hayal edilen modern Batı’ya katılmanın önünde engel olarak görülen her şeyden uzaklaşma çabası.
O dönemin koşullarında bu düşünce biçimi kaçınılmazdı; Balkanlardaki tüm milliyetçilikler, büyük bir siyasal yapıya – Osmanlı İmparatorluğu’na – karşıtlık içinde doğdu. Ancak Bulgar örneğinin özgünlüğü şuradadır: Bu reddiye, Kurtuluş’tan sonra da ortadan kalkmamış, aksine ulusal psikolojinin ana ekseni hâline gelmiştir.
Bu Efsaneler Ne Anlatıyor?
Tam da bu nedenle, tarihsel hafızada bazı katmanlar mitoloji alanına itilmiştir. Sıkça anlatılan ve neredeyse efsaneleşmiş bir hikâye buna örnektir: Evinde iki Türk erkeğin saldırısına uğrayan bir Bulgar kadın, ölen eşinden kalan çakmaklı tüfekle saldırganları öldürür. Ertesi sabah kasaba büyük bir gerilim içindedir; kimi intikam ister, kimi kalabalığın yönünü bekler. Tam bu sırada kadı evin önüne çıkar ve sakin bir şekilde hukuku hatırlatır: Tecavüz teşebbüsünün cezası ölümdür ve failin kimliği önemli değildir. Kadın suçlu değildir; hukukun gereğini yerine getirmiştir. Olay dramatik sonuçlar doğurmadan kapanır.
Bu küçük ve neredeyse anekdot niteliğindeki olay, Osmanlı gerçekliğinin karmaşıklığını, yıllarca okul kitaplarında öğretilen basmakalıp mitlerden çok daha iyi anlatır. Bu anlatı şiddeti inkâr etmez, trajedileri yok saymaz; ancak imparatorluğun farklı topluluklar arasındaki ilişkileri düzenlemeye çalışan bir hukuk çerçevesine sahip olduğunu gösterir. En önemlisi de Bulgar ulusal tahayyülünün uzun süredir görmezden geldiği bir gerçeği hatırlatır: Yüzyıllar boyunca, kaba güç ile hukukun yan yana var olduğu karmaşık bir toplumsal yapı içinde yaşanmıştır ve hukuk, bir hayal ürünü değildir.
Bulgaristan çok eski ve derin bir sorunla yaşamaktadır: Ulusal kimliği, ne olduğuna dair bir muhasebeden ziyade, ne olmaktan korktuğuna dair ısrarlı bir kaçış üzerine kuruludur. 18. yüzyılın sonlarından itibaren Bulgar ulusal tahayyülü, bir “mesafe alma” projesi olarak gelişmiştir: Doğu’dan, imparatorluktan, “geri kalmış” olandan ve hayal edilen modern Batı’ya katılmanın önünde engel olarak görülen her şeyden uzaklaşma çabası.
O dönemin koşullarında bu düşünce biçimi kaçınılmazdı; Balkanlardaki tüm milliyetçilikler, büyük bir siyasal yapıya – Osmanlı İmparatorluğu’na – karşıtlık içinde doğdu. Ancak Bulgar örneğinin özgünlüğü şuradadır: Bu reddiye, Kurtuluş’tan sonra da ortadan kalkmamış, aksine ulusal psikolojinin ana ekseni hâline gelmiştir.
Bu Efsaneler Ne Anlatıyor?
Tam da bu nedenle, tarihsel hafızada bazı katmanlar mitoloji alanına itilmiştir. Sıkça anlatılan ve neredeyse efsaneleşmiş bir hikâye buna örnektir: Evinde iki Türk erkeğin saldırısına uğrayan bir Bulgar kadın, ölen eşinden kalan çakmaklı tüfekle saldırganları öldürür. Ertesi sabah kasaba büyük bir gerilim içindedir; kimi intikam ister, kimi kalabalığın yönünü bekler. Tam bu sırada kadı evin önüne çıkar ve sakin bir şekilde hukuku hatırlatır: Tecavüz teşebbüsünün cezası ölümdür ve failin kimliği önemli değildir. Kadın suçlu değildir; hukukun gereğini yerine getirmiştir. Olay dramatik sonuçlar doğurmadan kapanır.
Bu küçük ve neredeyse anekdot niteliğindeki olay, Osmanlı gerçekliğinin karmaşıklığını, yıllarca okul kitaplarında öğretilen basmakalıp mitlerden çok daha iyi anlatır. Bu anlatı şiddeti inkâr etmez, trajedileri yok saymaz; ancak imparatorluğun farklı topluluklar arasındaki ilişkileri düzenlemeye çalışan bir hukuk çerçevesine sahip olduğunu gösterir. En önemlisi de Bulgar ulusal tahayyülünün uzun süredir görmezden geldiği bir gerçeği hatırlatır: Yüzyıllar boyunca, kaba güç ile hukukun yan yana var olduğu karmaşık bir toplumsal yapı içinde yaşanmıştır ve hukuk, bir hayal ürünü değildir.
“Kusur” Olarak Geçmiş
Asıl soru buradan sonra başlar: Bu karmaşıklığı neden görmek istemiyoruz? Yanıt açıktır. Paisiy’den itibaren şekillenen Bulgar ulusal projesi, olumlu bir öz tanım arayışında olmamış; mesafe koymayı hedeflemiştir. İki yüzyıl boyunca Bulgar kimliği, inkâr üzerinden inşa edilmiştir: Türk değiliz, Doğulu değiliz, Balkanlı değiliz, “onlar gibi” değiliz. Bu tarihsel olarak anlaşılır bir refleks olsa da, modern Bulgar tarihini silinemeyecek bir geçmişe karşı sürekli bir mücadeleye dönüştürmüştür.
Bu yaklaşım, geçmişin büyük bölümlerini “ayıp” ya da “kusur” olarak görmeye yol açmıştır. Sanki “gerçek” ve “Avrupalı” Bulgaristan ancak bu geçmiş tamamen silinirse ortaya çıkabilecektir.
Bu içsel gerilim ağır sonuçlar doğurur. İnkâr üzerine kurulan uluslar güvensizlik, aşırı tepkiler ve “öteki”ne karşı sürekli bir kuşku üretir. Bulgaristan da bundan muaf değildir. Etnik ilişkiler, eşit yurttaşlık fikriyle değil, “Doğulu” geçmişi hatırlatan her şeyin potansiyel tehdit olarak algılandığı bir çerçevede şekillenmiştir.
Geçmişi Yok Etme Çabalarının Sonuçları
Bu zihniyet siyasete taşındığında sonuç kaçınılmazdır: tarihsel felaketler. Sınırlı kaynaklara ve kırılgan bir uluslararası konuma sahip Bulgaristan, kimliğini genişleme, “tarihsel adaleti sağlama” ve güç kullanımı yoluyla gerçekleştirmeye çalışmış; bu da Balkan Savaşları’ndaki yenilgilerden Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ndaki hatalı tercihlere kadar uzanan bir zincir yaratmıştır. “Yeniden Doğuş Süreci” olarak bilinen asimilasyon politikaları da aynı dürtünün son ve acılı tezahürüdür: Bulgaristan’ın “Avrupalı” olmasını engellediği düşünülen “Doğulu kalıntıyı” ortadan kaldırma çabası.
Oysa mitoloji bir kenara bırakıldığında, Osmanlı mirasının bir “kara delik” değil, Bulgaristan’ın özünün bir parçası olduğu görülür. İmparatorluk, özellikle güçlü dönemlerinde, kolektif hafızada yaratılan mutlak kötülük figürü değildir. Gayrimüslim topluluklara belirli özgürlükler tanıyan bir hukuk sistemi, birçok Batı Avrupa bölgesinden daha hareketli bir toprak düzeni ve bazı dönemlerde Batı için bile tahayyül edilemez bir dinsel hoşgörü pratiği mevcuttu. Bunlar ideolojik anlatılar değil, arşivler ve akademik çalışmalarla doğrulanabilir gerçeklerdir.
Bu gerçekleri kabul etmek, baskıları, vergileri, şiddeti ve savaşları inkâr etmek anlamına gelmez. Bu, tarihin ahlaki bir masal değil; çelişkilerle dolu bir gerçeklik olduğunu kabul etmektir. Bulgaristan, kendi geçmişinin yarısını silmeye çalıştığı sürece modern bir devlet olamaz. Yüzyıllardır “kölelik” olarak adlandırılan bu dönem, kültürü, dili, gündelik yaşamı ve toplumsal karakteri şekillendirmiştir. Onu inkâr etmek, kendini inkâr etmektir.
Yurttaşlık Bilincine Doğru
Paradoks şudur ki Bulgar toplumu, etnik reflekslerini aşabildiğini iki kez göstermiştir: 1940’larda Yahudi cemaatinin bir kısmının kurtarılması ve 1989 sonrası iç çatışmadan kaçınılması. Bu anlar tesadüf değildir; etnik otomatiğin ötesine geçen bir yurttaşlık potansiyeline işaret eder.
Eğer Bulgaristan’ın bir geleceği olacaksa, bu 19. yüzyılın tekrarı olmayacaktır. Eski ulusal proje tükenmiştir; intikamcılıktan ve gerilimden başka bir şey üretemez. Gerekli olan yeni bir projedir: etnik değil yurttaşlık temelli; kan mitlerine değil, eşit haklara ve hukuk düzenine dayanan; geçmişi ebedî düşmanlar üretmek için değil, olgun bir şekilde anlamak için kullanan bir proje.
Ne Yüceltme, Ne Nefret: Daha Serinkanlı Bir Bakış
Bu dönüşüm, Osmanlı mirasına serinkanlı bir bakışla mümkündür: ne romantik bir yüceltmeyle ne de kör bir nefretle. Bu miras, Bulgaristan’ın kendi tarihinin bir parçasıdır ve sanıldığından daha karmaşık, daha az şeytanidir. Ülkenin buna ihtiyacı imparatorluk için değil, kendisi içindir. Geçmişin yarısı “utanç verici” ilan edildiği sürece, kimlik de yarım kalacaktır. Yarım bir geçmiş, kaçınılmaz olarak yarım bir gelecek üretir.
Asıl mesele Osmanlı’yı “sevmek” değil, onunla savaşmayı bırakmaktır. Onu silinecek bir leke değil, anlaşılması gereken bir katman olarak kabul etmektir. Ancak bu şekilde Bulgaristan, kaçış üzerine kurulu bir kimlikten, anlayış üzerine kurulu bir kimliğe geçebilir. Ve ancak o zaman “öteki”, bir tehdit olmaktan çıkıp eşit bir yurttaşa dönüşebilir.
